Osmanlılarda Veziri Azam ve Vezirler

12 Aralık 2008 Kültür ve MedeniyetOsmanlı Tarihi 0 Yorum

Osmanlılarda Veziri Azam ve Vezirler yazısının devamını okuyunuz…

Devlet işlerini idarede padişaha vekalet eden hükümet reisine, vezirin bir olduğu zamanda yalnız ve sayısı artınca diğerlerinden ayırmak için vezir-i azam denilmiştir. Bundan başka sadr-ı ali, sahib-i devlet, zat-ı asafi, vekil-i mutlak vesaire gibi bilmünasebe (sırası gelince) söylenen tabirler var ise de bunlar esas elkabdan değillerdir.

Osmanlılara bu müessese Selçuklulardan intikal etmişse de ilk dönemlerde bu görevle Memlükler’de ve İlhanlılar’da olduğu gibi ilmiye sınıfından yetişenler tayin edilmiştir. Mesela Orhan Bey zamanında Alaaddin Paşa , Ahmet Paşa b. Mahmut , Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa ilmiye sınıfından vezirliğe getirilmiştir. Aynı şekilde Çandarlı Kara Halil ile oğulları da kadıaskerlikten vezir olmuşlardı.

Osmanlı devletinin ilk veziri Alaaddin Paşadır. Daha sonra ise Ahmet Paşa , Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa takip etti .Yusuf Paşa Orhan Gazinin son, I. Murat’ın ilk veziriydi. Daha sonra ise Çandarlı Kara Halil tayin deilmiştir. Orhan Gazi zamanında tek vezir vardı. I. Murat döneminden başlayarak vezir sayısı artmış ve böylelikle birinci vezire “vezir-i azam” ismi verilmiştir. Tarihlerde ifade edildiğine göre ilk vezir-i azam Çandarlı Halil Hayrettin Paşadır. Vezirler Divan-ı Hümayun’da Kubbealtı’nda toplanıp kendilerine verilen işlere baktıkları için Kubbe veziri veya Kubbe nizin adını almışlardı. Divan-ı Hümayun’un azası olan Kubbe vezirlerinin sayısı yediye kadar olabilirdi. Rumeli beylerbeyliğine yükselen vezirler terfi ederlerse kubbe veziri olurlar ve en yetkisiz sayılırlardı. Kubbe vezirleri terfi ederek ikinci vezir olurlar ve ordanda vezir-i azamlığa yükselirlerdi. Kubbe vezirleri mühim konularda reylerini bildirip, davalar fazla olduğu zaman onları dinleyip sadr-ı azama yardım ederlerdi. Bu vezirlerin sayısı XVIII . yüzyıldan itibaren iki ile üç arasına sonraları da bire indirilmiş ve 1731 tarihinden itibaren artık kubbe vezirleri tayin edilmez olmuştur.

Padişahlık gibi vezirlik de bazen bir ailenin tekeline geçip o ailenin uzun süre vezirlik yaptıklarına da şahit oluyoruz. Buna Çandarlı ve Köprülü ailelerini örnek olarak verebiliriz. Nitekim Çandarlılar, kadıaskerlikten vezir-i azamlığa geçmek suretiyle yetmiş yıl süreyle bu görevde kalmışlardır. Vezirlerden çok fazla güç kazanıp devletin idaresini eline almak için padişahlarla çatışanlar da olmuştur. Yine Çandarlı ailesi bu görevde o kadar güçlenmişti ki padişah seçimine bile karar verir hale gelmişlerdi. Böylece tahtı kendi rızası ile oğluna bırakan II. Murad’ı tekrar tahta geçirmişlerdi. II. Mehmed’in tahta ikinci kez geçişi (1451) ve akabinde İstanbul’un fethine müteallik, kendisini kontrol altına almak isteyen ve devletin politikasına çıkarları doğrultusunda yön vermek isteyen Çandarlı Halil Paşa’yı vezir-i azamlıktan uzaklaştırdı. Halil Paşa’nın uzaklaştırılmasından sonra yeni düzenlemelerle Türkmen beylerinin iktidarlarına son verilmiş olup bu tarihten sonra bir-iki istisna hariç XVIII. Yüzyıla kadar bu makama devşirmeler getirilmiştir.

Fatih’in bu düzenlemesiyle “meydan devşirmeden yetişmiş olanlara kalmış ve bundan sonra tam manasıyla Osmanlı saltanatı başlamıştır. Nitekim Fatih, vezir-i azamların yetkisini arttırarak onu devletin en yüksek amiri yapmış, öte yandan da hükümdar karşısında hiçbir yetki vermemekle merkezi idareyi kuvvetlendirmiştir.

Yukarıda zikrettiğimiz kubbe vezirleri Kanuni’den devrinden itibaren bazı mühim eyaletlere vali olarak vezirler tayin olunmaya başlanmıştır. Böylece ilk defa Mısır’a Çoban Mustafa Paşa tayin olunmuştur. Bundan sonra Bağdat, Budin, Yemen ve Tebriz gibi mühim eyaletlere vezirler tayin olunmuştur. Ayrıca Yeniçeri ağalarına vezaret verildiği gibi XVI. Yüzyılın sonlarından itibaren Kaptan Paşalara da bu rutbe ihsan edilmiştir. XVII. Yüzyıldan itibaren sayıları büsbütün artmış ve beylerbeyilere mahsus olan bir çok eyaletler bunlara tevcih edilmeye başlanmıştır. İstanbul’da Kubbealtı’nda bulunan vezirler dahil vezirler, eyaletlerde bulunan vezirler ise hariç vezirler diye anılırlardı.

XVI. asır sonlarına kadar vezirliğe genellikle güçlü, dirayetli ve devlet tecrübesi olanlar tayin edilmiş, dirayetli vezirlerin seçiminde ve atanmasında padişahın kararlılığı ve şahsiyeti çok önemli rol oynamıştır. Daha sonraki dönemlerde ise gittikçe artan ve karmaşık bir hal alan devletin idaresine bu yükü taşıyamayan şahısların tayin edildiği görülmektedir. Yine de her dönemde mutlaka muktedir ve basiretli sadrazamlar da olmuştur. XVII. yüzyılda Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Köprülü Mehmed ve Fazıl Ahmed Paşalar, XVIII. asırda Şehid Ali Paşa, Nevşehirli İbrahim Paşa, Koca Ragıb Paşa, Halil Hamid Paşa zikredilebilir.

Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar kullanılan vezir-i azam tabiri yerine, bu dönemden itibaren sadr-ı azam tabiri kullanılmaya başlandı. Bu tabiri ilk defa II. Mahmud 1838 de terk ederek yerine başvekil ünvanının kaim (yerine geçmek) olmasını emretmiş, 1839’da bu hükümdarın vefatından sonra gene sadr-ı azam tabiri avdet etmiş, 1878 yılında tekrar Başvekalet ünvanı ihdas olunmuş, aynı yıl terk edilmiş, 1879 da yine kabul edilerek 1882 senesinde kati şekilde sadr-ı azam tabirine dönülmüştür.Bu tabir son Osmanlı sadr-ı azamı Tevfik Paşa’nın istifası ile sona ererek tarihe mal oldu.

Osmanlı Devleti’nde vezirler ve vezir-i azamlar hakkında sunduğum bu bilgilerden sonra vezirlerin tayin, yetki, gelir ve görev sürelerine değineceğim.

1- Göreve Tayinleri

Vezir, “padişah tarafından göreve getirilir ve yine padişahın iradesiyle görevden men edilirdi. İlk dönem vezirlerinin çoğu sancak beyliği, beylerbeyilik ve kadıaskerlik gibi değişik makamlarda görev yaparak bu mertebeye yükselirlerdi. İlk yıllarda vezir olabilmek için uzun süre sancak beyliği yaptıktan sonra, Rumeli beylerbeyiliği makamına gelmek gerekiyordu. Daha sonra bu şart kaldırılarak eski hizmetlerine bakılmaksızın rast gele vezirlik verildi.

Vezir-i azam padişahın bir fermanı ile vazifeye başlardı. Bu usul uzun süre devam etmiştir. Vezirlerin, vezirlik simgesi olarak padişah tarafından verilen üç tuğları vardı.Daha önceki bazı İslam devletlerinde de olduğu gibi, vezir-i azam’a hil’at giydirilir ve kendisine üzerinde sultanın adı yazılı bulunan mühr (mühr-i hümayun) ile divit takımı teslim edilir ve kılıç kuşatılırdı.

Vezir-i azamın tayin ve azlini belirleyen sembol mühr-i hümayundu. Onun padişah tarafından kendisine verilmesi ile tayin edilmiş, alınması ile de azledilmiş olurdu. Vezir-i azamın azli veya ölümü halinde genellikle ikinci veya üçüncü vezirler tayin edilirdi. Bazen diğer vezirlerin hatta eyalet vezirlerinin de bu göreve tayin edildikleri görülmüştür. Nitekim makbul İbrahim Paşa, Has odabaşılıktan vezirliğe yükselmiştir.

Sadr-ı azamlara mühr-i hümayun ya Divan-ı Hümayun’a gönderilerek veya huzura kabul edilmek suretiyle verilirdi. Eğer sadarete davet edilen vezir, İstanbul dışında ise ve Anadolu’dan geliyorsa Üsküdar’da Mehmed Paşa köşkünde ziyafet çekilmek adetti. Eğer yeni sadr-ı azam Rumeli tarafından geliyorsa yemeğin mahalli Eyüp’te Bahariye’deki Sahilsaray yani Büyük Yalı idi. Sadr-ı azam Üsküdar’a veya Damad Paşa’ya gelişinde yemeklik mahalline kadar gelmesi için padişahın göndermiş olduğu ata binmesi ve yemeklik mahallinden saraya kadar gitmek için de sadaret kaymakamının takdim eylediği ata binmesi kanundu.

Devlet erkanı kendisini Davutpaşa’da karşılarlar ve Mehmed Paşa köşkünde istirahat ettikten sonra Bahariye yalısına gelir ve sonra Şeyhü’l-islam’la birlikte saraya gider ve mühr-i hümayunu aldıktan sonra biri sade ve diğeri serasere kaplı iki samur kürk giyerdi.

Daha sonra solak, peyk ve Divan-ı Hümayun çavuşlarından oluşan alayla Bab-ı Asafi veya Paşa Kapısı denilen sadr-ı azam konağına gelirdi.

Böylece Paşa kapısına (Bab-ı Aliye) gelen yeni sadrazam, evvela Şeyhü’l-islam ve sonra vezirler, kaptanpaşa, kazaskerler, ulemadan teşrifata dahil olanlarca tebrik olunurdu.

Sadr-ı azam tayininden üç gün sonra padişah tarafından sadr-ı azama hitaben yazılmış olan bir Hatt-ı Hümayunla, at gönderilirdi. Hatt-ı hümayun yapılması icap eden işler hakkında umumi bir direktif mahiyetinde idi.

Evvelce vezir değil iken vezaretle doğrudan doğruya sadr-ı azam olanlara vezaret beratı da verilmek kanundu. Çünkü vezir olmayan sadrazam olamazdı. Bu makama gelenler içinde tecrübeli, işgüzar, kıymetli, fazl ve kemal sahibi, siyasi ve idari işlerde kiyasetleri ve görüşleri yüksek şahsiyetler bulunduğu gibi, tecrübesiz, cahil, liyakatsiz, lakayt ve acemi olanlar da vardı.

2-Yetki ve Sorumlulukları

Vezir-i azam padişahın adına karar veren, bu yüzden emirleri padişahın iradesi sayılan ve padişahtan sonra gelen en üstün siyasi karar organıydı. Sadece vezir, Şeyhülislam ve kazaskerlerin tayin ve azillerinde ayrıca idam cezalarında padişahın muvafakatı alınır, onun dışında tayin, terfi, azil gibi tüm devlet işlerinden birinci derecede vezir-i azam sorumlu idi. Sadr-ı azam aynı zamanda hükümet reisi sıfatıyla Divan-ı Hümayun’a da başkanlık ederdi. Fatih Kanunnamesinde vüzeranın ve ümeranın başı olduğu, cümlenin ulusu, bütün işlerin mutlak sorumlusu olduğu, devlet teşkilatında herkesten önde geldiği belirtilmiştir. XVII. yüzyılın ikini yarısına ait Tevkii Kanunnamesinde ise, din ve devlet işleri, saltanat nizamının sağlanması, hadd (şeriatça verilen ceza), kısas, hapis, nefiy (sürgün), tazir (sözlü uyarı), siyaset cezalarının icrası, dava dinleme, şer’i ve örfi kuralları uygulama, zulmün bertaraf edilmesi, ülkenin idaresi, eyalet, sancak, tımar, tevliyet, imamet, hitabet v.s. tevcihi, hulasa bütün ilmiye ve seyfiye mensuplarının verilmesi konusunda bizzat Sahib-i Devlenin adına vekil-i mutlak olduğu belirtilmiştir. Vezir-i azamın yetkileri Kanunnamelerde bu kadar geniş ifade edilmişse de en güçlü sadrazam bile padişahın mutlak hakimiyetini tanıyıp bunu üzerlerinden atamamışlardır.

Vezir-i azamlar savaş esnasında padişah maiyetinde bulunurlardı. Padişahın seferi terk etmeleri üzerine onlara vekaleten ordu başkomutan vekili olarak savaşa gitmeye başladılar. Bu durumda vezir-i azam serdar-ı ekrem unvanını alırdı. Seferde bulunan vezir-i azamın yapacağı harcamalardan dolayı hesap sorulmaz ve her türlü tayin, azil ve idam kararlarını kendileri verebilirdi. Yani padişahım sahip olduğu her türlü yetkiye sahipti. Vezir-i azamlar seferde bulundukları zaman yerlerine bir vekil bırakırlardı. Buna Sadaret Kaymakamı veya Kaymakam-ı Rikab-ı Hümayun adı verilirdi. Bu zat tamamen vezir-i azam yetkileriyle donatılmış olup, bütün devlet işlerini kanun çerçevesinde fermanlarla yapar ve divanı toplardı. Alamet olarak vezir-i azamın mührünü taşırdı.

Vezir-i azamlar padişaha yazı ile olan maruzatlarına, yazılan yazının çeşidine göre telhis (özetleme) veya takrir ( Bab-ı Ali’ye gönderilen yazı) denilirdi.

Vezir-i azamlar böylesine ağır yetkilerini çeşitli divanlarda kullanırlardı. Bunlardan ilki Vezir-i azam Konağı’nda yapılan ve Salı ile Perşembe günleri toplanan İkindi Divanı, Çarşamba günleri de İstanbul ve bilad-ı selase (üç şehir ; Galata, Eyüp, Üsküdar) kadılarının katılmasıyla Çarşamba Divanını toplardı. Ayrıca Cuma günleri sabah namazından sonra düzenlenen ve halkın çeşitli meselelerini dinlediği Cuma Divanı vardı. Hükümdar payitahttan ayrıldığı zaman vezir-i azamı yerine kaymakam olarak bırakırdı. Divan-ı Hümayun, vezir-i azam başkanlığında toplanan en önemli divan olmakla birlikte bu divan padişah divanı idi.

3- Gelir ve Servetleri

Vezir-i azamlar gelir bakımından büyük imkanlara sahip olup, bunların başlıca gelirlerini kendilerine tahsis edilen hass’lar teşkil ederdi. Fatih Kanunnamesinde vezir-i azamların gelirlerinin 1.200.000 akçe olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra ganimetlerden de pay alıyorlardı. Ayrıca verilen hediyeler de gelirleri içerisinde önemli bir yekun teşkil etmekteydi. Bunlarla birlikte vezir-i azamların XVI. yüzyılda toplam geliri 2.400.000. akçeye baliğ oluyordu.

XIII. yüzyıldan sonra ise, has yerine vezirlere imdad-ı hazeriye ( eyalet valilerinin ödeneği için barışta konulan vergi) ve imdad-ı seferiye ( savaş giderleri için alınan vergi) adlı bulundukları yerin geliri tahsis olunmuştu . Bazı eyaletler ise berveçhi muhassıllık tevcih olunurdu . O zaman, vezir o şehrin hazineye olan borcunu iltizam edip, devletin hakkını çıktıktan sonra kalanını kendileri alırlardı. Bu fena uygulamayla devleti arkalarına alarak halkı soyup soğana çevirirlerdi. Vezirlere bir yer bu şartla ve hayat şartıyla tevcih olunursa buna berveçhi malikane denirdi. Bu usul sayesinde bazı nüfuzlu vezirler bu bölgelere yerleşip adeta yarı müstakil hale gelirlerdi.1843 senesinde sadr-ı azamlara hazineden maaş tahsis olunarak eski usul kaldırılmıştır. Ayrıca vezir-i azamın gelirleri arasında padişaha gelen peşkeş (hediye) ve haraçtan da bir kısmını verirlerdi. Vezir-i azam yapacağı tayinlerde de caize(armağan)ismiyle bir para da alırdı. Örneğin vali tayinlerinden 18. asırda 15.000 kuruş, Defterdar ve Yeniçeri ağalarının tayininden 25.000 ‘er kuruş, gürük emini tayininden de 30.000 kuruş caize alırlardı. Şayet vezir-i azam, tekaütlük(emeklilik) isterse senede 150.000 akçe ile tekaüt edilirdi. XVI. yüzyılın sonlarında vezir-i azam tekaüt olursa 250-300 bin akçe ile, diğer vezirler ise 200.000 akçe ile tekaüt edilirlerdi.

Osmanlı vezir-i azamları içinde Rüstem Paşa, Hoca Sinan Paşa ve Nasuh Paşa servet itibari ile tabakadan gelenlerdendi. Örnek olarak Rüstem Paşa’nın servetine bakacak olursak vefat ettiği zaman 1.100 köle, 2900 at, 1106 deve, 780.000 altın, 5000 dikilmiş kaftan ve elbise, 1100 altın üsküf (eşik tahtası), 203 divit, 2000 kıt’a cebe ve cevşen (zırh, savaş elbisesi), 600 gümüş kemer, 500 murassa (kıymetli taşlarla bezenmiş) altın eğer, 1500 gümüşlü togulga, 133 çift altın üzengi, 760 murassa kılıç, 1000 kadar gümüşlü sebeş ( yük hayvanı, gemi)idi ve bu servetin tahminen 11.200.000 akçe olduğu belirtilmiştir. Bu da zamanına göre hükümdarlara mahsus fevkalade bir servetti.

Bazı vezir-i azamların bu servetlerine karşılık bazıları da başa baş idare ederlerdi. Mesela on beş sene en debdebeli zamanında sadrazamlık yapan Sokullu Mehmed Paşa’nın öyle geniş serveti yoktu. Sadrazamlar içinde vefatlarından sonra aile ve çocukları sıkıntı çekenler de vardı. Meşhur Kuyucu Murad Paşa, borçla geçiniyordu.

4-Görev Süreleri

Vezir-i azamların memuriyet süreleri, onların vazifelerindeki başarıları ile hükümdar tarafından tutulmalarına bağlı idi. Bu bakımdan içlerinde dört hafta gibi çok kısa bir süre bu makamda kalanlar olduğu gibi 20 yıl bulunanlar da vardır.

Vezir-i azamlar vazifelerinden ya eceliyle veya hükümdar tarafından azledilmek veyahut ta öldürülmek suretiyle uzaklaştırılırlardı. Bir cürümden dolayı azledilse, kapıcıbaşılık rütbesiyle bir mahalde ikamete memur olurdu. Katli mucip bir suç işlese, vezaretine hürmeten hakaret görmez, hoş tutulur, idamı sırasında bile kendisine tuzim (saygı) edilirdi. Lakin, bu halin istisnaları da olmuştur.

1 İsmail Hakkı Uzunçarşılı , Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilatı , İstanbul 1955 , s. 111.

2 “Vezir” M.E.B.İ.A., XIII., s. 313.

3 Halaçoğlu, a.g.e., s. 12.

4 Kazıcı, a.g.e., s. 144-145.

5 Halaçoğlu, a.g.e., s. 12.

6 Mithat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lugatı, İstanbul 1986, s. 192.

7 Şükrü Karatepe, “Devlet Yönetimi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, İstanbul 1994, s. 53.

8 Halaçoğlu, a.g.e., s.4.

9 Sertoğlu, a.g.e., s.359.

10 Mehmet İpşirli, “Osmanlı Devlet Teşkilatı”, Osmanlı Devleti Tarihi I, İstanbul 1999, s.163-164.

11 Kazıcı, a.g.e., s.151.

12 Sertoğlu, a.g.e., s. 289.

13 Kazıcı, a.g.e., s. 151.

14 Şükrü Karatepe, “Osmanlılarda Devlet Yönetimi”, Osmanlı Ansiklopedisi I, İstanbul 1994, s. 95-96.

15 “Vezir”, M.E.B.İ.A., XIII, s.313.

16 Yaşar Yücel, Türkiye Tarihi II (Osmanlı Dönemi 1300-1566), Ankara 1990, s. 310.

17 “Vezir”, M.E.B.İ.A., XIII, s.313.

18 İpşirli, a.g.m., s.164.

19 Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s. 120.

20 Karatepe, “Devlet Yönetimi”, s. 54.

21 Sertoğlu, a.g.e., s. 288.

22 İpşirli, a.g.m., s. 164.

23 Yusuf Halaçoğlu, “Osmanlı Devlet Teşkilatı”, D.G.B.İ.T., XII, İstanbul 1990, s. 320.

24 Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s. 132.

25 “Vezir”, M.E.B.İ.A., XIII, s. 314.

26 “Vezir”, M.E.B.İ.A., XIII, s. 314.

27 Sertoğlu, a.g.e. , s. 358.

28 Bu konuda daha fazla bilgi için bakınız; Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s. 164., “Vezir”, M.E.B.İ.A. XIII, s. 314.

29 “Vezir”, M.E.B.İ.A. XIII, s. 314.

30 Sertoğlu, a.g.e., s. 358.

 

Tarihçi Talha GÖNÜLALAN tarafından yapılmış bir çalışmadır.

Bu Yazıyı Sosyal Medyada Paylaşın :
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • LinkedIn
  • Digg
  • Technorati
  • Google Buzz
  • Print
  • del.icio.us
  • Yahoo! Buzz
  • Add to favorites
  • PDF
  • MyShare
  • MySpace

Bu yazıdaki etiketler ;

Bu yazımızda Henüz Yorum Yok


Eğitim ve Ögretim